

Dışişleri Bakanı Hakan Fidan, AA Editör Masası’nda gündeme ilişkin soruları yanıtlıyor.
İşte Bakan Fidan’ın açıklamalarından öne çıkanlar:
Cumhurbaşkanımız liderliğinde yürüttüğümüz dış politikanın bazı köşe taşları var. Dün tarihi bir gündü. Uzun yıllardır hedeflediğimiz olaylardan birine tanıklık ettik.
Bölgesel sahiplenmemizin artırılması önemli. Dışarıdan gelen hegamonlar sorunları çözmüyorlar, daha da akut hale getiriyorlar.
Bölgedeki istikrarsızlıklarının giderilmesi, durdurulması, daha büyük entegrasyonun sağlanarak bölge halkının refahının ilerletilmesi konusunda bir irade var. Bölge ülkeleriyle iyi ilişkilerimiz var.
2 yıl bu anlaşma için çalıştık. Bölgede savunma ittifakına ihtiyaç var. 3 ülke birbirinin güvenliği ile yakından ilgilenecek.
Mekke Ortak Savunma Anlaşması’nın teknik olarak, NATO Antlaşması’nın kolektif savunmaya ilişkin 5. maddesiyle aynı.
Hiçbir şekilde farklı coğrafyaları, farklı öncelikleri birbiriyle çatışır halde tutacak değiliz.
Suudi Arabistan, Pakistan ve Türkiye yayılmacı ülkeler değil. Kendi sınırları içerisinde kendi dertleriyle, kalkınmalarıyla meşguller.
Biz bu ülkelerle bir araya geldiğimizde tabiatıyla savunmaya yönelik bir örgüt oluşturuyoruz. Yani ‘Ofensif olalım, gidip şurada hep beraber şunu yapalım’ tarzında bir yaklaşım söz konusu değildir. Dolayısıyla, ister bölge içinden ister bölge dışından bir saldırıya uğramadığı sürece bu ittifakın herhangi bir ülkeyle alıp veremediği olamaz.
Bölgesel istikrara katkıda bulunmak adına ortaya koyduğumuz bu güç kompozisyonunun yapıcı bir katkısı olacaktır. Altını çizerek vurguluyorum: İran bu örgütün hedefinde değildir. İsrail veya İran gibi bütün bir bölgeyi çatışma unsuru haline getiren ülkeler dahi bize saldırmadığı sürece hedefimiz olamaz. Bize saldırmayan hiçbir ülke hedefimizde değildir.
Anlaşmada yazıya bağladığımız bir ortak tehdit yok. Anlaşma bir ülkeyi hedef almıyor.
3’lü ittifakın adını şimdilik Mekke İttifakı olarak anıyoruz. Cumhurbaşkanımızın vizyonunda bizim 3 ülkeyle sınırlı kalmamamız, büyümemiz, gerekirse bütün ülkeleri bu çatının altında toplamamız var. Ben bir sonraki aşamada Mısır’ın da dahil olmasını bekliyorum.
Bunu ilk yapan ülke de biz değiliz. Örneğin ABD’nin NATO dışındaki birçok ülkeyle benzer anlaşmaları var: İsrail ile var; Asya-Pasifik’te QUAD yapısı çerçevesinde Avustralya, Yeni Zelanda ve Japonya ile yaptığı anlaşmalar var. Keza yakın zamanda Suudi Arabistan ve Katar ile de benzer anlaşmalar yaptılar. Fransa’nın NATO üyesi olmayan Güney Kıbrıs Rum Yönetimi ile ileri düzey askerî ilişkileri var; hatta Sayın Macron yakın zamanda kendilerine ‘Size bir şey olursa biz buradayız’ mesajı verdi. Dolayısıyla bu durum NATO için yeni bir fenomen değildir, ittifak bünyesinde bu türden yapılar mevcuttur.
Türkiye sorumluluk bilincinin farkında olan bir ülkedir ve biz farklı coğrafyaları, farklı öncelikleri birbiriyle çatışır halde tutacak durumda değiliz. Yönetilmesi gereken bir alan mıdır? Evet, yönetilmesi gereken bir alandır. Nitekim bugün Alman Dışişleri Bakanı meslektaşımla konuşurken de bu konuyu gündeme getirdik.
Bizim burada yapmaya çalıştığımız şey; bölgesel sahiplenmeye dayalı bir bölgesel güvenlik mimarisi oluşturmaktır. Türkiye coğrafyası itibarıyla Kafkaslar, Orta Doğu, Karadeniz, Akdeniz ve Balkanlar üzerinden daha geniş bir Avrupa coğrafyasına uzanan stratejik bir oryantasyona sahiptir. Her bir stratejik havza için ayrı bir perspektif geliştirip, gerilim alanları oluşsa dahi bunları uyumlaştırmamız gerekiyor.
Biz bunu NATO’da yaşadık. Avrupa güvenlik mimarisine dâhil olduk ancak sorunların çoğunu Orta Doğu kaynaklı olarak yaşadık; çünkü bizim dışımızda hiçbir NATO ülkesinin Orta Doğu’ya sınırı yoktu. Bunun analizini çıkardık ve dersimizi aldık. Aynı şekilde Kafkaslar meselesinde de NATO içerisinde Türkiye kadar özgün (unique) bir pozisyona sahip başka bir ülke yoktu. Diğer müttefikler daha ziyade Transatlantik ilişkiye, yani Avrupa ile Amerika arasındaki askerî dayanışmaya odaklanmıştı.
Bizim tek bir stratejik havzamız olmadığı için, her havzanın getirdiği farklı şartlara uygun güvenlik ve ekonomi mimarileri geliştirmemiz gerekiyor. Üstelik bunu hegemonik bir anlayışla değil, bölge ülkeleriyle iş birliği içinde yapmalıyız.
Örneğin Kafkaslar’da Ermenistan ile Azerbaycan arasında şu anda güzel işleyen bir ateşkes var ve kalıcı barış anlaşmasına doğru ilerliyorlar. Biz bu süreci desteklerken kafamızda bölgesel bir güvenlik ve ekonomi mimarisi perspektifi var. Orta Doğu için de Avrupa için de durum aynıdır. Gerektiği takdirde benzer mikro savunma paktları Kafkasya veya Orta Asya bölgesinde de inşa edilebilir. Orta Doğu’nun en büyük problemi şu anda güvensizlik, çatışmalar ve savaşlar olduğu için önceliği buraya verdik.”
Avrupa ile Orta Doğu güvenlik mimarilerinin Türkiye üzerinden uzun vadede, hatta orta vadede uyumlaştırılması mümkündür. Bunun zihinsel ve düşünsel hazırlıkları aslında oturmuş durumda. Biz bu konudaki senaryolar üzerinde çalıştık.
Çünkü Avrupa’da da çok fazla yayılmacı bir anlayış yok. Onlarda da ‘Bulunduğumuz yerde bize kimse saldırmasın; ekonomimiz ve kalkınmamız iyi olsun, rekabet edebilir durumda olalım’ algısına sahip çoğunlukçu bir devlet anlayışı hâkim. Biz bu stratejik konumlandırmaların uyumlaştırılabileceğini düşünüyoruz.
Ancak dediğim gibi, ben her iki tarafla da (hem Orta Doğu’daki hem Avrupa’daki ortaklarımızla) çok uzun süredir bu konuları tartışıyorum. Bir fikir birliği oluşuyor, genel manada kabul gören hususlar var; fakat bunların pratikte hayata geçmesi zaman alıyor. Avrupa’daki dönüşüm daha uzun zaman alacak bir süreçtir.
“Suudi Arabistan’ın Kızıldeniz’deki durumu ortaya koyuş şekline dikkat etmek gerekiyor. Meseleyi dünya ticaret güvenliği ve Bâbülmendep Boğazı’nın emniyeti açısından gündeme getirdi. Yani diğer coğrafyalara çağrıda bulunurken konuyu ‘Husilerle olan ikili problemimde gelin bana yardım edin’ şeklinde sunmadı.
Burada biraz ticari verilere ve teknik detaylara girmek gerekiyor. Daha önce de ifade etmiştik; şu anda Basra Körfezi’nde yaşanan savaşta Hürmüz Boğazı’nın kapatılması, enerji tedariki açısından Türkiye’yi doğrudan çok fazla etkileyen bir durum oluşturmuyor. Çünkü biz bu akışı uzun yıllar içerisinde boru hatlarıyla bir şekilde garanti altına almış durumdayız. Bundan etkilenen, parası olsa dahi enerji temin edemeyen başka ülkeler var; bize ise daha çok ekonomik yansımaları oluyor.
Ancak Kızıldeniz ticaret havzasının seyrüsefere kapatılması, doğrudan bizim menfaatlerimizle alakalı bir konudur. Diğer mesele de önemli olmakla birlikte, bu durum çok daha doğrudan bir etkiye sahiptir. Dolayısıyla uluslararası toplum orada toplanmışken, nasıl bir tedbir alınacağını değerlendirirken bizim buna askerî ve stratejik ilgi göstermemiz son derece doğaldır. Sayın Cumhurbaşkanımız da bu konuda gerekli onayları verdiler; Nitekim Genelkurmay Başkanımız da ilgili toplantılara katılıyor.
Buradaki güvenlik mimarisinde Türkiye’nin geniş bir perspektifle yer alması gerekir. Kızıldeniz’in kuzeye açıldığı nokta Süveyş Kanalı üzerinden Akdeniz’e ulaşır. Akdeniz’in en önemli ve kilit ülkesi ise biziz. Büyük limanların ve ticari hareketliliğin bulunduğu, Akdeniz’deki kargo gemilerinin yük taşırken mutlaka uğradığı limanlara sahip ülke yine Türkiye’dir.”
Burada durumu şöyle düşünün: Örneğin Rusya’nın NATO’ya karşı bir alerjisi var ve Ukrayna ile savaşıyor; Türkiye ise bir NATO üyesi ülke. NATO’nun birçok üyesi Ukrayna’yı desteklerken Türkiye iki taraf arasında ara buluculuk yapabiliyor. Bu durum biraz ülke olarak sizin nerede durduğunuzla ve nasıl diplomasi yürüttüğünüzle alakalıdır. Burada Sayın Cumhurbaşkanımızın siyasal liderliğine ve duruşuna herkesin güveni tamdır. Ben bu noktada bir sıkıntı olacağını açıkçası görmüyorum. Taraflar bir ara bulucuya ihtiyaç duyduklarında, uygun aktörün Türkiye olduğu konusunda anlaştıklarında Türkiye’nin bu işin üstesinden gelememesi için hiçbir sebep yoktur.
Zaman zaman ‘Suudi Arabistan-İran geriliminden siz nasıl etkileneceksiniz?’ diye soruluyor. Bu konu sanki grisi olmayan, siyah-beyaz bir alanmış gibi soruluyor. Ancak Suudi Arabistan ile konuştuğumuzda, onların da en büyük deklarasyonu şu yönde: ‘İran’la savaşalım, İran’ı yok edelim’ gibi bir stratejileri veya niyetleri kesinlikle yok.
Özellikle Hürmüz Boğazı’nda devam eden gerginliğin bir an önce durmasını istiyorlar. Nitekim son birkaç gün önce biz Mekke’deyken Sayın Veliaht Prens Muhammed bin Selman da anlattı; Sayın Trump ile yaptığı görüşmede de bu savaşın bir an önce durması gerektiğini, İran’a yönelik askerî müdahalenin hiçbir şekilde çözüm olmadığını, meselenin diyalog ve anlaşma yoluyla halledilmesi gerektiğini ifade ettiler.
Suudi Arabistan da şunu görüyor: Bölgedeki herhangi bir savaş, ne kadar müttefikiniz olursa olsun sizin zarar görmenizi tamamen engelleyemiyor. Tabii ki saldırıya uğramayacak kadar caydırıcı olmanız gerekir ancak sorunların diplomasiyle yönetilmesi esastır. Suudi Arabistan ile İran arasındaki problem esasen iki ülkenin ikili ilişkilerinden değil; ABD ve İsrail ile olan gerilimlerin bölgeye yansımasından kaynaklanmaktadır.
İkinci bir konu da Hürmüz Boğazı’ndan en fazla etkilenen ülkeler meselesidir. Suudi Arabistan coğrafi konumu ve aldığı tedbirler gereği Hürmüz Boğazı’nın kapanmasından bir Irak, Katar veya Kuveyt kadar %100 oranında etkilenmiyor. Birleşik Arap Emirlikleri ve Suudi Arabistan, taşınan kargo ve ürüne göre %45 ile %60 arasında bir etkileşim oranına sahip.”
“İfade ettiğim gibi, biz iki yıldan fazladır bölgede bunu konuşuyoruz. İranlılarla da bu konuları ele aldığımız dönemler oldu. İran’ın bölgesel sorunlarını çözdüğü zaman, kolektif güvenlik alanına ve yapıcı politikalara katkıda bulunmasına ihtiyaç var; bunu her zaman söylüyoruz. Dolayısıyla İranlılar bu sürece veya konseptlere yabancı değiller.”
“Tabii ki NATO’daki tecrübelerimizden dersler çıkaracağız. NATO, dünyadaki en iyi uygulama örneklerinden (best practice) biri; nitekim NATO dışında şu anda bu ölçekte kalıcı ve büyük bir savunma organizasyonu pek bulunmuyor.”
Siyasi ve askerî düzeyde stratejik kararların alınması için bakanlar düzeyinde bir komite oluşturduk. NATO’da Dışişleri Bakanları Komitesi ve Savunma Bakanları Komitesi ayrı ayrı yer alırken, biz burada bu yapıyı birleştirdik: Stratejik, Politik ve Askerî Komite. Bu komitede ülkelerin Dışişleri Bakanı, Millî Savunma Bakanı ve Genelkurmay Başkanı yer alıyor. Komitenin alacağı kararlar, liderlerin ortaya koyduğu vizyon çerçevesinde şekillenecek ve komite yılda belirli sayıda bir araya gelecek.
Ayrıca kurumsal yapıyı güçlendirmek adına bir Genel Sekreterlik (Sekreterya) kurulacak. Kuruluş, yapı ve işleyişe ilişkin detayları ilk toplantımızda muhataplarımızla görüşeceğiz. Sekreteryanın merkezinin Riyad, Suudi Arabistan olmasına karar verdik. Daha sonra kurulacak diğer birimler ve askerî seyir ünitelerinin nasıl şekilleneceğine yine kendi aramızda karar vereceğiz.
İttifak kapsamında askerî tatbikatlar ve eğitimler de düzenlenecek. Bunlar zaten ortak askerî ittifakların doğasında olan hususlardır; bu adımları atmadan birlikte çalışabilirliği (interoperability) ve ortak hareket kabiliyetini sağlayamazsınız. Allah korusun, ortak bir muharebe senaryosuyla karşılaştığınızda silah ve haberleşme sistemlerinizin birbiriyle nasıl konuşacağı ve nasıl uyumlanacağı son derece önemlidir. Sekreterya ve bünyesindeki sivil-askerî komiteler kurulduktan sonra bu standartları geliştirmek üzere çalışmalara başlayacak.
Biliyorsunuz, NATO’nun Brüksel’de büyük bir Genel Sekreterliği, Mons’ta ise devasa bir askerî karargâhı (SHAPE) ve buna bağlı alt karargâhları bulunuyor. NATO 32 üyesiyle çok büyük bir ittifak; biz ise şu anda 3 ülkeyle baslamış durumdayız. Dolayısıyla mütevazı ama somut adımlarla ilerlememiz gerekiyor.”
“Şu an isim vermek istemiyorum ancak bu yapıya katılmak isteyen başka ülkeler de var. Hatta anlaşmayı oluştururken ve imzalarken üzerinde karar vermekte en çok zorlandığımız hususlardan biri bu oldu.
Ortaklarımızın ağırlıklı tercihi ve anlaşmadaki ilgili maddede ifade edildiği şekliyle; bu 3 ülke (Türkiye, Suudi Arabistan, Pakistan) kurucu çekirdek ülke olsun; prensipleri, standartları ve yapının geleceğini belirlemede aktif rol oynasın istendi. Ancak bu çekirdek ülkelerin ortak onayıyla diğer ülkeler de ittifaka katılabilecek.
Sayın Cumhurbaşkanımızın vizyonunda da sürecin sadece 3 ülkeyle sınırlı kalmaması, yapının daha da büyümesi ve mümkünse bölgedeki bütün ülkelerin bir gün bu çatı altında toplanması yer almaktadır. Bu durum, bölgeye kalıcı istikrarı getirecek en önemli adımdır.
Bakınız; bu coğrafya Osmanlı’nın bölgeden çekilmesinden bu yana, son 100 yıldır o veya bu şekilde sürekli istikrarsızlıkla anılan bir bölge olmuştur. Ancak artık bölge ülkeleri bir araya gelerek kendi sorumluluklarını üstlenmeye başlamıştır.”
“Şu anda herkesin üzerinde çalıştığı en önemli öncelik; geçici bir süre de olsa ki bu süre 60 gün olarak değerlendiriliyor, Boğaz’ın (Hürmüz Boğazı) yeniden seyrüsefere açılmasını sağlayacak bir uzlaşmanın sağlanmasıdır.
Bu konudaki teklifler olgunlaştı; metin yazımları ve müzakereler nihai bir noktaya geldi. Şu anda Boğaz’ın kuzeyinde ve güneyinde kıyısı bulunan İran ile Umman’ın, kendi aralarındaki rejim ve geçiş prosedürü üzerinde tamamen mutabık kalması bekleniyor. Bu mutabakatın sağlanması neticesinde somut bir sonuç ortaya çıkacaktır.”
“Buna da yakın olduğumuzu düşünüyorum açıkçası. Tabii İran’ın içerisinde, yaşanan güvenlik tehditleri ve ulaşılabilirlik şartları gibi anlaşılabilir nedenlerden dolayı karar alma süreçlerinin zaman zaman uzayabildiğini görüyoruz. Bu durum liderliğin içinde bulunduğu koşullar açısından önem taşıyor.
Ancak şu anda bölge ülkeleri, Amerika, Batı Avrupa ve Asya; kısacası herkes bu boğazın bir an önce seyrüsefere açılmasını talep ediyor ve bu konuda büyük bir uluslararası baskı bulunuyor.
Biz Türkiye olarak şu anda bütün taraflarla temas hâlindeyiz; sürecin tıkandığını düşündüğümüz noktaları açmak için gayret gösteriyoruz. Aslında şu anda tarafların doğrudan haberleşmeyle ilgili bir sıkıntıları yok; kendileri de direkt görüşebiliyorlar ve bu konuda artık belli bir hıza erişmiş durumdalar.
Bizlerin ve diğer aktörlerin ortaya koyduğu ara buluculuk girişimleri, esasen tarafları birbiriyle doğrudan temas kurabilir bir noktaya getirdi. Şu an itibarıyla süreç prosedürel bir nitelik taşımaktadır; yani mevcut şartlarda geçişlerin teknik olarak nasıl düzenleneceği meselesi kendi aralarında müzakere edilmektedir. Burada belki boğaza kıyısı olan ülkelerden ilave bir iki teknik katkı gelebilir.”
“Bu konuda bir uzlaşma sağlandı ve hemen akabinde sürecin ikinci aşamasına geçilmesi gerekiyordu.
İkinci aşama; Filistinlilerden oluşan komitenin Gazze’nin yönetimini devralmak üzere bölgeye girmesini ve istikrar gücünün sahada konuşlanmasını öngörüyordu.
Ancak İsrail, bu ikinci aşamayı başlatmakta tereddüt etti. Biz İsrail’in izlediği stratejileri ve yaklaşım biçimlerini çok iyi biliyoruz.
“İsrail, Filistinlilerin ve Hamas’ın meseleleri diplomatik yollarla çözme kabiliyetine ve iradesine sahip olduğunu hiçbir zaman kabul etmek istemedi. Dolayısıyla süreç boyunca hep bu tarz bir tavır içinde oldu; sorunlar çözüldükçe veya bir uzlaşıya yaklaşıldıkça süreci sürekli bir sonraki aşamaya ertelemeye çalıştı.
Biliyorsunuz, Hamas teklifi kabul ettikten yaklaşık 4-5 saat sonra İsrail, 18 kişinin şehadetiyle sonuçlanan yeni bir saldırıya imza attı. Bu durum İsrail’in öteden beri sürdürdüğü tipik bir yöntemdir. Ancak gelinen noktada artık hiç kimsenin bu konuda İsrail’i savunacak tek bir cümlesi dahi kalmamıştır. En fanatik Siyonist odaklar bile söz konusu bu tutum ve eylemler olduğunda İsrail’e destek veremez duruma gelmişlerdir.
“Burada Hamas’ın; Filistin halkını önceleyen, onların varlığını ve geleceğini kendi varlığının dahi önüne koyan yaklaşımı takdire şayandır. Filistin halkı bu duruşu ve fedakârlığı muhakkak takdir edecek ve ödüllendirecektir.
Bu doğrultudaki diplomatik ve siyasi çalışmaların kararlılıkla devam etmesi gerekmektedir. Ancak İsrail’in temel hedefi Gazze’yi Filistinlilerden arındırmak (Filistin’sizleştirmek) olduğu sürece, bu tür oyalama ve sabote etme oyunlarına başvurmaya devam edecektir.
Uluslararası siyasal mobilizasyonun hiç aksamadan, kesintisiz bir şekilde sürdürülmesi gerekmektedir. Yaratıcı ve somut fikirlerle mesele sürekli dünya gündeminde tutulmalı ve baskı mekanizmaları canlı tutulmalıdır.
Çünkü İsrail’in en çok çekindiği durum uluslararası izolasyondur. Bugüne kadar dünya genelinde sahip olduğu geniş imkanları kullanarak küresel ölçekte bir illüzyon oluşturdu ve siyasal pratiğini, şartlar ne olursa olsun daima kendi lehine işleyen bu algı üzerine inşa etti.”
İsrail soykırım yapıyor; buna rağmen zaman zaman hiçbir yaptırımla karşılaşmayabiliyor. Ancak artık bütün dünya, kendi vicdanı ile İsrail tarafından oluşturulan o şeytani illüzyon arasındaki muazzam farkı net bir şekilde görüyor.
İnsanlar bunun sıradan bir yanılsama veya basit bir hatadan dönme meselesi olmadığını, aksine küresel ölçekte bir bağımsızlık mücadelesine dönüşmesi gereken hayati bir durum olduğunu kavramaya başladı.
Dünyanın, bir ahtapotun kolları gibi bilgi, enformasyon ve algı operasyonlarıyla sarıldığını; insanların zihinlerinin pek çok noktada şekillendirildiğini ve bunun çok katmanlı, son derece sistematik bir hareket olduğunu görüyoruz.
Aslında siyasal bilinci ve farkındalığı yüksek olan, bu coğrafyada yaşayan bizler için bu durum yeni bir haber değil. Bizler çocukluğumuzdan beri bunun hep farkındaydık; sadece büyüdükçe ve dünyadaki olaylarla temas ettikçe bu sistemin mekaniğinin tam olarak nasıl çalıştığına şahit olduk.
Fakat Batı başta olmak üzere dünyanın geri kalanındaki geniş kitleler için bu gerçeklik çok büyük ve sarsıcı bir gelişmedir. İsrail de kitlelerin yıllarca bu durumun farkında olmamasını fırsat bilerek bu illüzyondan tepe tepe istifade etti.
Şimdi ise küresel farkındalık arttıkça izolasyonunun da katlanarak artacağını görüyor. Bu izolasyonu kırmak için yeni bir hikâye, yeni bir provokasyon veya yeni bir karşı anlatı kurgulayabilirler; bunlara karşı her zaman hazırlıklı olmamız gerekiyor. Ancak şu bir gerçek ki, artık işleri eskisi kadar kolay değil.”
Maalesef uyarılarımız haklı çıkıyor; savaşın yayıldığı ana alanlardan biri de Karadeniz’in tamamı oldu. Başlangıçta yalnızca askeri tesisleri, limanları ve askeri gemileri hedef alıyorlardı; şimdiyse hiçbir ayrım gözetmeksizin tüm ticari gemileri vuruyorlar.
Ne yazık ki bu durumdan Türk bayraklı veya Türk sahipliğindeki gemiler de nasibini alıyor. Bu olumsuz tablo başlıca üç kategoride karşımıza çıkıyor
Tüm bu gemileri yakından takip ediyoruz. Şu anda hedef alınan diğer gemilere kıyasla Türk gemilerinin oranı biraz daha düşük olsa da mevcut tablo bizi ciddi şekilde endişelendirmektedir. Bu konuda Sayın Cumhurbaşkanımıza da arz ettiğimiz bazı tedbirler var ve bunları hayata geçiriyoruz. Kamuoyuyla paylaşabileceğim husus ise şudur: İki tarafa da bu alanda bir moratoryum ilan edilmesine yönelik bir mekanizma kurulması çağrısında bulunduk. Ukrayna tarafının bu yönde bir talebi zaten vardı; biz de bunu Rus mevkidaşlarımıza ilettik ve verecekleri yanıtı bekliyoruz.
Ancak savaşın seyrine baktığımızda, her iki tarafın da birbiri için kritik olan lojistik tesisleri hedef aldığını görüyoruz. Bu durum son derece tehlikeli bir boyuta ulaşarak sivil alana sıçradı. Zaten bunu öngörüyorduk ve savaş maalesef 5. yılında bu noktaya geldi.
Arabuluculuk süreçlerinin hızlıca sonuç vermemesinin temel nedeni ise şudur: Arabulucu taraflar devreye girdiğinde, savaşan tarafların ellerinde birbirlerine karşı hâlâ kullanabileceklerini düşündükleri askeri imkânlar bulunduğu sürece kolay kolay taviz vermeye yanaşmadıklarını görüyorlar.
Bu durum arabulucunun işini doğal olarak kolaylaştırmıyor. Arabuluculuğu kolaylaştıracak esas unsur, her iki tarafın da taahhütler vererek orta noktada buluşmasıdır. Ancak kimsenin taviz vermediği bir ortamda savaş, kendi uzlaşma zeminini yaratana dek şiddetini artırarak devam eder; maalesef şu an şahit olduğumuz süreç de tam olarak budur.
Geçen sene Amerikalı meslektaşlarıma da ifade ettiğim husus buydu. Onlarda bir moral bozukluğu gördüğümde, iki tarafın da birbirini tamamen yıprattığı an masaya oturup barışmak isteyeceğini beklediklerini belirttim. Aslında bu yaklaşım daha önce de mevcuttu. Hatırlayacağınız üzere müzakerelerin zirvede olduğu dönemde, çatışma cephede karşılıklı siperlerin korunduğu bir yıpratma savaşına dönüşmüştü.
Çünkü taraflar ilerleyemiyor; süreci drone’lar ve toplarla yürütüyorlar. Hiç kimse yerinden kıpırdayamıyor ve her ay orada binlerce asker yaşamını yitiriyor. Ülkeler ise bu alana sürekli insan ve maddi kaynak aktarmaya devam ediyor. O dönemde bu tabloyu tam anlamıyla bir “yıpratma savaşı” olarak tanımlamıştık.
O dönemde tam yerinde bir arabuluculukla devreye girdiğimizde olumlu bir uzlaşı zemini yakalanmıştı. Fakat Donetsk bölgesinde, Rusların geçen sene %24-25, bu sene ise %15 olarak ifade ettikleri, henüz kontrol altına alınamamış olan toprak parçası yüzünden taraflar bir türlü anlaşmaya varamadılar ve savaş tam da bu noktada tıkandı.
Bu süreç de sonuç vermeyince, cephedeki yıpratma savaşı sivil hedefleri de içine alacak şekilde bir yok etme savaşına dönüştü. İşin en sıkıntılı tarafı da burasıdır. Cephedeki yıpratma, cephe gerisindeki yıkıma dönüştüğünde mesele artık sadece bir muharebeyi veya savaşı kaybedip kaybetmeme meselesi olmaktan çıkar; bir millet olarak var olup olmama mücadelesine dönüşür.
Elinizdeki son imkân neyse bu sefer onu kullanırsınız. Yani Rusya’nın elindeki en son imkânın ne olduğunu hepimiz biliyoruz. “Analiz olarak bu iş o yöne doğru mu gider?” derseniz, kesinlikle evet.
Süreç bu boyutta bir yok etmeye doğru evrilirse, ne yazık ki şu ana kadar yaptığımız analizlerde olduğu gibi yine haklı çıkmış oluruz. Nitekim Rusya ziyaretim esnasında muhataplarımızla görüştüğümüzde de bu konu gündeme gelir gibi oldu; çünkü oradaki halkın artık böyle bir beklenti ve talebi oluşmaya başladı. Aynı durumu Batılı muhataplarımıza da ilettik, onlar da tablonun ve riskin farkındalar.
Açıkçası bu son derece dangerous ve kritik bir durum. Uluslararası toplum olarak ne yapıp edip araya girmeli ve bu savaşı durdurmalıyız. Çünkü bu süreçte “olmaz” denilen her şey bir bir gerçekleşiyor.
Savaş coğrafi olarak genişliyor, hedefler bazında yaygınlaşıyor ve kullanılan yöntemler bakımından giderek derinleşiyor. Olayların daha da üst bir seviyeye tırmanma riski var ve bundan kesinlikle kaçınmamız gerekiyor. Yaşanan bu kadar yıpratma ve yok etmenin artık bir noktada son bulması lazım.
Ancak bu noktada ciddi bir yaklaşım farkı var: Avrupalıların Avrupa güvenliği ve stratejisine dair algıları, Rusların güvenlik anlayışı, Amerikalıların olaya bakışı ve Ukrayna’nın savaşın ana aktörü olarak durduğu yer birbirinden oldukça farklılık gösteriyor.
İki tarafın liderlikleriyle de bir ay içerisinde bir araya gelip uzun uzun konuştuk. Ardından Avrupalılarla ve sonrasında Amerikalı meslektaşlarımızla görüştük.
Açıkçası derin analizlere girdiğinizde, şu an için “Savaşın sona ermesi her türlü fayda ve çıkarın üzerindedir, ne gerekiyorsa yapalım” anlayışının tam anlamıyla oluşmadığını görüyorsunuz. Çünkü detaylarına girmeyeyim, belli taraflar şöyle düşünüyor: “Eğer ben bu savaşı bu haliyle bırakırsam, durdurduğum anki kaybım savaşın devam etmesi durumunda uğrayacağım kayıptan daha fazla olacak. Bu yüzden savaşı bu noktada sonlandırmamalıyım.”
Buradaki temel problem ve matematiksel kilit şu: Her iki taraf da savaşı bitirdiği takdirde benzer şekilde kayıpta olacağını hesaplıyor ki bu, çatışma çözümlerinde ender rastlanan durumlardan biridir. Tabii ki her iki tarafın da kaybı aynı oranda olmaz; zira işin içinde objektif değerlendirmelerin yanı sıra sübjektif yaklaşımlar ve hissiyatlar da rol oynuyor.
Çerçeve yasa taslağına baktığımız zaman gerçekten önemli hususların yer aldığını görüyoruz. Devam eden bu sürecin inşallah başarıyla nihayete ermesi için en kritik aşamalardan biri, söz konusu çerçeve yasanın kabul edilmesidir.
Bu süreçte, zaman zaman kamuoyu nezdinde oluşan birtakım endişeleri ve tereddütleri de yakından takip edip dinliyorum.
Eksik bilgilendirme sebebiyle kendilerince endişe duymakta belki de haklı olabilirler. Ancak şunu açıkça ifade etmek gerekir ki bu çerçeve yasa son derece iyi kaleme alınmıştır; süreci ve güvenliği garanti altına alan çok net hükümleri vardır. Yasa, dili ve kurduğu mekanizma bakımından oldukça güçlüdür.
Bu mekanizmanın özü şudur: Örgüt kendi silahlarını bırakmadan, tüm imkân ve kabiliyetlerinden tamamen vazgeçmeden bu yasanın sağladığı haklardan asla yararlanamayacaktır. Yasada tanımlandığı şekliyle örgütün silahlı varlığını sonlandırıp normal, demokratik ve sivil hayata evrilmesi esastır.
Bizim açımızdan nihai ve stratejik hedef; terörün tamamen bitmesi, halkımızın milli birlik ve beraberlik içinde normal yaşantısına devam etmesidir. Esasen en son demokratik reformların yapıldığı günden itibaren bu sürecin doğal olarak hayata geçmesi gerekiyordu.
Biliyorsunuz, 2013 yılında çok büyük kapsama sahip reformlar yapılmıştı. Anadilde eğitim imkânı, okullarda seçmeli dersler, Kürtçe yayın yapan televizyon kanalları gibi kimlikle ilgili temel sorunların tümünün ortadan kalktığı o dönemden itibaren esasen örgütün bu barışçıl yola evrilmesi gerekiyordu.
Fakat o süreçte, zaman zaman da dile getirdiğimiz üzere, bölgesel ve uluslararası konjonktürün, değişen dengelerin kendi lehlerine işleyeceğini düşündüler; bazı çevreler de kendilerini farklı yönlerde yönlendirip telkinlerde bulundu.
Sonuçta o fırsatı değerlendiremediler. Aradan geçen zamanın ardından gelinen bu aşamada, artık bölgesel ve küresel konjonktürün de kendi lehlerine işlemediğini net bir şekilde görüyorlar. Türkiye’deki bu demokratik atmosferin, herkesin yararına olan bu yapıcı ortamın aslında bir parçası olunması gerekiyor; zira izlenen bu yanlış tutumlar Kürtlerin de faydasına olan gelişmeler değildir.
Bizim için çözüm, esas itibarıyla iki devletli modelin tanınmasıdır. İdeal çözüm, Türklerin ve Rumların kendilerine ait devletlerinin bulunduğu iki devletli yapının hayata geçmesidir. Bu anlayışın temeli, adadaki iki ayrı devletin birbiriyle barış ve huzur içinde yan yana yaşamasına dayanmaktadır.
Hem adanın refahına katkı sunmaları hem de bölgesel barış ile istikrara hizmet etmeleri temel beklentimizdir. Bizim durduğumuz nokta tam olarak burasıdır.
Ancak uygulamaya baktığımızda, ortaya koyduğumuz bu ideale ne kadar yakın bir pratiğin bulunduğu sorusu öne çıkıyor. Meseleye bu açıdan yaklaştığımızda biraz daha farklı bir manzarayla karşılaşıyoruz. Bizim vizyonumuz ile sahadaki pratik durum arasındaki o boşluğu doldurmamız gerekiyor.
Bizim Kıbrıs müzakerelerine ve Kıbrıs’a yönelik çözüm arayışlarına destek vermemiz, Sayın Cumhurbaşkanımızın da bu yöndeki mekanizmaları her zaman desteklemesi işte bu anlayışa dayanmaktadır.
Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri Sayın Guterres gerçekten son derece değerli bir şahsiyettir. Görevi süresince insanlık onurunu daima önceliklendiren bir yönetim anlayışı sergilemiş; gerek Filistin meselesinde gerekse diğer uluslararası konularda her zaman doğrunun ve adaletin yanında durmaya gayret etmiştir.
Burada da Sayın Cumhurbaşkanımız onun şahsiyetine güvenir. Ortaya konan tüm inisiyatiflerde adil olunması gerektiğine inanıyoruz.
Şunu unutmamak gerekir ki 1960 anlaşmasıyla ortaya çıkan Kıbrıs ile Avrupa Birliği’nin 2004 yılında üye olarak kabul ettiği Kıbrıs aynı değildir.
Biz 1960’taki Kıbrıs’ı tanıdık; o dönemde iki toplumun eşit yönetimine dayanan, garantör devletlerin bulunduğu bir Kıbrıs vardı. Ancak daha sonra Rumlar, Türklerin yönetimde yer almasını istemediklerini belirterek ilk önce Türkleri yönetimden uzaklaştırmakla işe başladılar.
En sonunda 1974’e gelindiğinde, Yunanistan’daki askeri cunta Kıbrıs’ta da bir darbe gerçekleştirdi ve adayı doğrudan Yunanistan’a bağlama fikri ortaya çıktı. Böylece sadece 1960’taki Kıbrıs modeli değil, Kıbrıs’ın tamamıyla ortadan kalkıyordu.
Bunun için uluslararası toplum sessiz kalırken Türkiye, hem Kıbrıs Türklerinin haklarını korumak hem de Kıbrıs’ın Kıbrıs olarak kalmasını sağlamak amacıyla harekete geçti. Nitekim bu son derece kritik bir noktadır.
Geldiğimiz aşamada Rum kesimi, tüm Kıbrıs’ı temsil eden tek devlet olarak tanınmaktadır. Buna karşın kuzeyde yaşayan Türkler görmezden gelinmekte ve ihmal edilmektedir. Bu durum, onların hem ekonomik hem de güvenlik boyutundaki hakları açısından kabul edilemez bir tablo oluşturmaktadır.
Haberin Ayrıntıları Geliyor…
Son dakika gelişmelere anında ulaşmak için Haber7 uygulamasını akıllı cihazlarınıza (iOS, Android) kurabilir, Twitter’da @Haber7 hesabını takip edebilirsiniz.
App Store Google Play Takip Et
GÜNDEM
9 dakika önceGÜNDEM
16 dakika önceGÜNDEM
1 saat önceGÜNDEM
1 saat önceGÜNDEM
1 saat önceGÜNDEM
3 saat önceGÜNDEM
3 saat önce
1
Enver Aysever’den Erdoğan’a destek: Bak birader, adamın tepesini attırma!
266 kez okundu
2
Kırıkkale’de vahşet! Damat, kayınpederi ve kayınvalidesini bıçakla yaraladı
209 kez okundu
3
İstanbul Boğazı’ndan 2 saat arayla 2 erkek cesedi çıkarıldı! Kimlikleri belli oldu
179 kez okundu
4
Son dakika: Trump’ın Türkiye sözleri! Erdoğan: Doğru söze ne denir? Tespitler yerinde
164 kez okundu
5
SON DAKİKA HABERLER | Bir çocukları vardı… Kocasını kalbinden bıçakladı! | Son dakika haberleri
153 kez okundu
Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için veri politikamızı inceleyebilirsiniz.